sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

Hayal kurmak küçümseniyor!

Oysa kendi geleceğimizi kazanabilmek için önce hayal kurmalı, bize dayatılan hayatları sevmiyorsak,  (devamı)

bu topluluğa katıl

(üyelik herkese açık)

Ekotopya tv

bize izletilmeyenler

Ekotopya panosu rss kaynağı

müptelaları neler demiş?

sevdakaraca   18 Eylül 2009 02:17  

sevdakaraca   18 Eylül 2009 02:15  

sevdakaraca   18 Eylül 2009 02:03  

sevdakaraca   20 Temmuz 2009 00:50  

sevdakaraca   20 Temmuz 2009 00:50  

sevdakaraca   20 Temmuz 2009 00:49  

sevdakaraca   20 Temmuz 2009 00:49  

etiketler

dünyayı güzellik kurtaracak ve bir inasnı sevmekle başlayacak her şey!
  1. henüz boş

fotoğraflar

topluluk fotoğrafları
  1. mini
  2. mini
  3. mini
  4. mini

not panosu rss kaynağı

neler demişler

Iklim Değişikliği
Mevcut enerji ihtiyacının halen büyük bir bölümü petrol, kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtlardan elde ediliyor. Yanma sırasında yoğun miktarlarda karbon gazı salınıyor. Karbon, gelen güneş ışınlarını tutarak atmosferin ısınmasına sebep oluyor.

Bu ısınma sonucu dünyanın genel ısısı artıyor ve iklim dengeleri bozulmaya başlıyor. 2 derecelik artışta bile dünyadaki yaşam dengeleri felaket boyutunda değiştiğinden, dünyanın daha fazla ısınmasını engellemek gerek. Bunun için karbon salımları büyük oranlarda azalmalı.

Nükleer enerji karbon salımını azaltmıyor ve iklim değişikliğini engellemeye giden yolu tıkıyor. Sadece elektrik üretimi için kullanıldığından ısınma, soğutma ve ulaşım ihtiyaçları için fosil yakıtlar kullanılmaya devam ediyor.

2030'da nükleer santrallerin kapasitesi iki katına çıkartılsa bile karbon salımını engellemede pek etkili olmayacak çünkü genel salım miktarını sadece %5 oranında azaltabilecek.

Buna ek olarak santrallerin ürettiği radyoaktif atıklar imha edilemediğinden, her yıl 10.000 ton artarak yığılmaya devam edecek.
Enerji ihtiyacı için yenilenebilir enerji kullanılırsa 2020 yılına gelindiğinde karbon salım miktarları 1990 yılı salım miktarının %30 altına çekilebilir. Yatırılan bir dolar karşılığında yenilenebilir enerji nükleer enerjiden 7 kat daha az karbon salınmasını sağlar. Eğer tüm enerji ihtiyacı yenilenebilir enerjilerden karşılanırsa 2080 yılına gelindiğinde karbon salımları günümüzdeki salım miktarından %60 daha az olacak.

sevdakaraca   18 Eylül 2009 01:53  

Nükleersiz Gelecek
İklim felaketi şiddetleniyor, ekonomik kriz büyüyor. Alışılagelen kaynaklar tüketilirken, dünya nüfusunun ihtiyaçları katlanarak artıyor. Bu durumda artan ihtiyaçları karşılayabilecek bol miktarda TEMİZ, UCUZ ve HIZLI ENERJİ üretimine ihtiyacımız var.

Nükleer enerji bu çözüm sürecinin bir parçası değil, hatta önündeki engeldir. Çünkü nükleer enerji PAHALI, KİRLİ, VERİMSİZ, gelişmeye müsait olmayan ESKİ, HANTAL ve TEHLİKELİ bir teknoloji.

Nükleer enerji üretimi için farklı politik dengelerin oturması ve çok sayıda dış faktörün bir araya gelmesi gerekiyor. Uluslararası boyutta bu denli karmaşık ve mecburi ilişkilere bağlı olması bu endüstriyi son derece bağımlı ve riskli bir konumda tutuyor. Bir nükleer santralin kurulmasına karar verdildikten sonra tamamlanması ortalama 10 yıl sürüyor. Üretime başladıktan ortalama 23 yıl sonra ise artık tükendiği için yine oldukça masraflı olan kapanma ve söküm süreci başlıyor. Üretim maliyetleri çok yüksek olmasına rağmen elde edilen enerji toplam enerji ihtiyacının ancak %6.5’ini karşılayabiliyor. Nükleer enerji sadece elektrik üretebildiğinden ısınma ve ulaşım gibi taleplere cevap veremiyor.

enerji [D] evrimi
Çözüm MALİYETİ DÜŞÜK, VERİMİ YÜKSEK, TEMİZ ve GÜVENLİ rüzgar, su, güneş ve biokütle gibi YENİLENEBİLİR ENERJİ kullanmak ve enerji verimliliğini artırmak.

2000 yılından 2007 yılına kadar kurulan yenilenebilir enerji tesisleri bu süre içerisinde kurulan nükleer santrallerin 6 KATI kapasiteyle üretim yaptılar. Mevcut potansiyelin çok küçük bir oranı kullanılmasına rağmen, 2006'da yenilenebilir enerjiler genel ihtiyacın %18'ini karşıladılar, hem de atık üretmeden.

sevdakaraca   18 Eylül 2009 01:51  

Yağmacı Ayı ve Sürekavı
Yazar mehmet çetin

Boz ayı bal çalmış
Evet, boz bir ayı bal çalmış ve bu nedenle de ‘yağmacı’ ve hatta ‘fırsatçı’ yaftası boynuna asılıp, hakkında ‘vur emri’ çıkarılmış. Böylece, öldürülmesinin hem yasal hem de ahlaki meşruiyeti sağlanmış. Derken, 2 aylık sürekavından sonra avcılar tarafından vurulmuş. Sonra da, 370 kiloluk cansız bedeniyle hatıra fotoğrafı çekilmiş.
Şaşırtıcı mı? Değil; hem de hiç değil!

‘Ne ‘vur emri’ şaşırtıcı bu iklimde ne de ölü bir beden üzerine ayakla basılarak hatıra fotoğrafı çektirmek. Memleket böyle bir meşruiyet iklimiyle maluldü zaten. Bunu meşrulaştıran zihniyet dünyaları ‘ayı’ ya da ‘düşman’ ayrımı yapmamakta da, sonrasındaki ritüellerde de farklı değil.

Vur emri’ verilmeden, yani ‘dur’ ihtarına bile gerek duyulmadan vurmaların yine yaygınlaştığı bu günlerde, özellikle 12 Eylül dönemi muhlifleri, ‘vur emri’yle aranmanın ne anlama geldiğini, yani o anlamda böyle bir ‘sürekavı’nı iyi bilirler. Ben de bildiğimi sanıyorum, hem de derin bir ürperti ve tedirginlikle. Ama kendi maceramı bir an için geçip gitsem bile, ve tanık olduğum nice can yakıcı örneğin de ötesinde, öyle bir ‘vur emri’ ile ‘ev’ yoldaşımın nasıl katledildiğini anımsadığımda..

Boz ayı bal çalmış
Bu nedenle de ‘yağmacı’ ve hatta ‘fırsatçı’ ilan edilmiş.
Oysa, Avrupa’da boz ayının yaşadığı son ülke Türkiye imiş ve bu nedenle de koruma altındaymış. Buna dair anlaşmalar da varmış. Soyu tükenmekte olan türlerin uluslararası ticaretini belirleyen anlaşma hükmünce, yani Convention on International Trade of Endangered Species (CIST) ile de güvence altına alınmışlarmış. Yani Türkiye de bu anlaşmayı imzalamış.
Peki buna rağmen bu ‘vur emri’ ve sürekavı şaşırtıcı mı?
Değil; hem de hiç değil.

Türkiye’nin, altına imza attığı nice uluslararası anlaşmanın gereklerini ne kadar yerine getirdiği, AİHM dolayımıyla ödediği cezalardan bile rahatlıkla izlenebilir. Nitekim, siz bir yandan soyu tükenen türleri koruma altına alacaksınız, onların ticaretine dair ilgili uluslararası antlaşmalara imza atıp taahhütte bulanacaksınız ama aynı zamanda onlarla ilgili ‘vur emri’ çıkartıp sürekavı başlatacaksınız..

Peki buna dair yasal prosedür neymiş; CIST için tek tek her ülke önce ‘av’ kotası alıyormuş. Yani yılda şu hayvandan şu kadarını öldürme izni. Bir an için olsun ‘insanlıktan çıkma’ durumunda bu ‘izin’ inanılır gibi değil, ama her yıl, ne kadar hayvan öldürüleceği ‘bilimsel’ olarak tespit ediliyormuş da..

Boz ayı bal çalmış
Ama Türkiye’nin, 2007’de ayı avlanma kotası yokmuş.
Buna rağmen Çevre ve Orman Bakanlığı (yani sözkonusu olan ilgili kurum Çevre ve Orman Bakanlığı’dır!) evet bu bakanlık, boz ayıları avlama izni veriyor. Ama bu yasal infazın bilimsel fetvasını da Tübitak veriyor. Bakanlık, haklı olarak ‘Tübitak olur verdi, ben de izin’ diyebiliyormuş. Tabii, kota olmadığı halde bu katliama Tübitak nasıl izin verebiliyor o da ayrı bir mesele. Ama durum başka pencereden daha görünür hale de geliyormuş bu vesileyle. Çünkü ‘bilimsel ve bağımsız’ da olsa Tübitak da bu memleketin çıkarlarını öncelemek zorunda. Nasıl? Kimi firmalar, yutdışından gelen sürekavcıları için av partileri düzenliyormuş. Boz ayılar da, yeryüzünde avcıların iştahını kabartan bir av nesnesi imiş. 15-30 bin dolar arası para ödeyen bir ‘avcı’ sözkonusu bu sürekavı partilerine katılabiliyormuş. Ülkede kişi başına düşen milli geliri bilmem kaç yılında kaç bin dolara çıkarma ve daha daha daha gelişme hezeyanıyla egemenler sadece hükümette değiller herhalde; bu milli bir meseledir ve dolayısıyla Tübitak gibi ‘bilimsel’ kuruluşlar da bu milli hamleye katılmak, katkı sunmak zorundadır.
Şaşırtıcı mı?
Değil; hem de hiç değil!

Belki alakasız bir analoji gibi görülecek ama aklıma gelmişken paylaşamadan edemeyeceğim. 1917 Ekim devriminden sonra Sovyetlerde sendikaların rolü tartışılırken, devrimin önderi Lenin, sendikaların Sovyetlerdeki rolünü, ‘işçilerin kendilerini ‘kendi’ devletlerine karşı savunmaları’ şeklinde tarif ederken, Troçki de, diğer pek çok alanda daha özgürlükçü bir söylem kurmasına karşın, bu konuda, sendikaların Sovyetlerdeki asıl rollerinin Sovyet iktidarını güçlendirmek için çalışmak olduğunu söylemişti. Yani kızıl sendikacılık, sınıfın güncel haklarından çok, onun da devleti olan Sovyet iktidarını güçlendirmeyi esas almalıydı, vb.

Boz ayı bal çalmış
Devletin yarı-resmi bilimsel kurumu olan Tübitak da, Çevre ve Orman Bakanlığı da, sorumluluklarından, ulusal ya da uluslararası antlaşmalara attıkları imzalardan ve onların gereklerini yerine getirmekten çok, memleketin çıkarını öncelemek zorundaydı doğal olarak. Öyle de olmaktadır zaten. Bu anlamda, kotası olmasa da, Türkiye’de ayılara dönük sürekavı, 15 Aralık’a kadar sürecekmiş. Bu süre içinde çeşitli illerde 13 adet, dört yaş üzeri, erkek ayı vurulacakmış. Tabii, uzmanlara göre avcının yanında deneyimli bir rehber veya biyolog olsa bile, ayının dişi veya genç bir ayı olup olmadığının anlaşılması çok zormuş, ama olsun..

Boz ayı bal çalmış. Bu nedenle de ‘yağmacı’ ve hatta ‘fırsatçı’ yaftası boynuna asılıp, hakkında‘vur emri’ çıkarılmış. Eski TCK’da mala kasıt suçları, cana kasıttan daha ağır cezai hükümler içeriyordu. Son yıllardaki değişiklikler bunu da içerdi mi, bilemiyorum ama 12 Eylül dönemi devrimci tutsaklarının ilk anladıklarından biri de bu oluyordu içeride. Yani örgüt üyeliğinden 5-10 yıl ceza alırken, diyelim ki o örgütün makbuzuyla bağış toplamış olması ‘gasp’ suçu ile değerlendirilip 20 yılı aşan cezalar verilebiliyordu. Ki Türk Ceza Hukuku’nun mülk koruyucu karakteri, adliye saraylarında ‘adalet mülkün temelidir’ ile tescil ediliyordu zaten, ediliyordur da. Yani yaşam hakkının değil, mülkün temeli olan bir adalet hukuku!
Boz ayı başkasının balını çalmış! Eh, mülk sözkonusu olduğuna göre, katli vaciptir.
Tez zamanda başı vurula..

Boz ayı bal çalmış
Sadece bal çalmakla kalsa..
Ayılarla ilgili ‘tuhaf’ söylenceleri olan bir diyardan da söz etmek isterim biraz. Ayı orada da bal çalmakta, hatta fasulye tarlalarına girmekte, ve daha kimbilir neler yapmakta. Ama bizim oralarda ayılar bir de ‘gelin’ çalarlardı bizden. Ne çok hikaye vardı buna dair anlatılan. Tevatür gibi değil, yaşanmış gibi. Ayının biri, bizim taze gelinlerden birini kaçırmışmış da, inine götürmüşmüş de..
Daha neler!

Ama bundan ötürü ayılarla aramıza bir ‘namus’ meselesi girdiğini, bir kan davası yaşandığını, hele de bu tür gerekçelerle ölüm fetvaları verilip ayılara karşı sürekavı düzenlendiğini hiç mi hiç hatırlamıyorum. Biraz da bundan mı acaba, tuhaf karşılanan bir olay yaşanmıştı yine 2007’de; bir tv programında aynı günlerde yaşanan iki ayrı ayı hikayesi, bir kıyas üzerinden verilmişti. Ağaçtan düşüp belini incittiği için Munzur’da çırpınan bir ayıyı gören insanlar, hemen yardım alıp onu hastaneye kaldırırken, bölgedeki bir başka kentte, insanlar suda çırpınan ayıyı sopalarla öldürmeye çalışıyorlardı. Bu iki farklı davranışı büyük bir şaşkınlıkla yorumlayanlar, genelde kırsalda ve örnek özelinde Dersim’de ayıların bir nevi hane halkından sayıldıklarını bilmedikleri için..

Boz ayı bal çalmış
Evet, boz ayı bal çalmış ve bu nedenle de ‘yağmacı’ ve hatta ‘fırsatçı’ yaftası boynuna asılıp, hakkında ‘vur emri’ çıkarılmış. Böylece, öldürülmesinin hem yasal hem de ahlaki meşruiyeti sağlanmış.
Şaşırtıcı mı?
Değil; hem de hiç değil.

Ama o tuhaf soru yazının en başından beri yakamdan düşmüyor işte; soru amacını aşmayacaksa, ayıp da sayılmasın ama, ayının ‘çaldığı’ bal, babanızın malı mıydı? Yani siz mi yaptınız bu balı?

Yani dere-tepe, yaz-kış, dağ-ova demeden çiçek çiçek dolaşıp bu balı siz mi derdiniz? Nasıl bir mülk edinme halidir bu, inanılır gibi değil.
Değil; hem de hiç değil..

Ezcümle; boz ayı bal çalmış
Çevre ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Av ve Yaban Hayatı Daire Başkanı'nın basına yaptığı açıklama: "Yaban hayvanları içinde 'fırsatçı' diye tabir ettiğimiz türler var. Bunlar, insanların malını yağmalıyor ve canına kastediyor. Bakanlık olarak sayıca az ve korumada olan türler içinden insanlara zarar veren hayvanların öldürülmesinden yanayız. Yağmacı üç ayı vuruldu, diğerlerinin peşindeyiz. Bir insan mı ölecek yoksa bir başka canlı mı? Hangisi tercih edilebilir?"
Şaşırtıcı mı?
Değil; hem de hiç değil!

Dünyadaki bütün varlıkları ve zenginlikleri kendilerine bahşedilmiş, sadece ve sadece kendi obur iştahlarına sunulmuş nimet olarak mülk edinen insanlık; insan merkezli bu doğa, dünya, kainat algısından ve alışkanlığından kurtulamadıkça, cinayetlerinin meşruluğu da tartışılamaz oluyor işte.
Öyle..

Mehmet Çetin

A Y Borke   08 Ağustos 2009 21:09  

Toprağımızı alma isteğiniz

üzerinde düşüneceğiz. Halkım

Beyaz Adam'ın almak istediği

nedir, diye soracak.

Bunu bizim anlamamız zor.

Eğer o güzelim havanın,

köpüren suyun sahibi biz

değilsek, onu bizden nasıl

alabilirsiniz ki?

Güneşte parıldayan her bir çam

Ağacının, kara ormanların

üzerinde salınan sisin,

vızıldayan her arının,

halkımızın belleğinde ve düşüncelerinde kutsal bir anlamı var.

Ağaçta yükselen özsuyu

Kızıl Adam'ın anısını taşıyor.

Biz toprağın parçasıyız,

toprak da bizim parçamız.

Hoş kokulu çiçekler

kızkardeşlerimiz bizim,

rengeyiği, at, yüce kartal ise

erkek kardeşlerimiz.

Irmağın köpüren dalgaları,

çayırdaki çiçeklerin özsuyu,

tayın teri ve insanın teri,

herbiri bir tek soya,

bizim soyumuza ait.

Bu yüzdendir ki,

Washington'daki Büyük Reis

Bizden toprağımızı isterken,

çok şey istiyor.

sevdakaraca   14 Temmuz 2009 13:22  

ekotopya ruh arınma merkeziii

dünya bize atalarımızdan miras değil torunlarımızdan emanet

Ekotopya tv

şu an 70 milyon ne izliyor?
 

son cevherler

topluluğa son katılanlar

  1. kuskizanka
  2. thecrowfun
  3. jaayse
  4. sokrat
  5. tenekekupa
  6. hippolyte
  7. sevdakaraca

tümü »
rapor et bu topluluğun kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage